Atatürk’ün manevi evlatları! Kaç yaşında olursa olsun hep böyle seslenirdi

Derleyen: Fazilet Şenol / Milliyet.com.tr – Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 103. yıl dönümü. Bu yıl 100. yılının kutlanacağı Cumhuriyet için atılan en büyük adımlardan biri olan TBMM’nin kuruluşu ise Mustafa Kemal Atatürk tarafından tüm dünya çocuklarına armağan edildi. Böylesine önemli bir günü çocuklara armağan eden tek lider Mustafa Kemal Atatürk’tü. Çünkü ona göre çocuklar ve gençler yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecekleriydi. Çocuklara olan inancını “Bugünün küçükleri yarının büyükleri” diyerek ifade eden Mustafa Kemal Atatürk, en büyük emaneti olan Cumhuriyeti ilelebet yaşatacakların çocuklar olduğunun da altını çizmişti. Egemenlik için atlatılan zorlu günlerde çocukları da es geçmeyen Atatürk, onları I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın en büyük mağdurları olarak görüyordu. Çünkü o dönemdeki çocuklar gerek cephede gerekse cephe arkasında çalışarak cumhuriyetin kurulmasındaki en aktif rollerden birini oynamıştı.

‘ATATÜRK’ÜN DİLİNDE ÇOCUK SEVGİ DEMEKTİ’

Atatürk’ün çocuklara olan sevgisini Hasan Rıza Soyak ‘Atatürk’le Hatıralar’ kitabında şöyle dile getirmişti:

“Atatürk çocukları çok severdi. Onun dilinde çocuk ‘sevgi’ demekti. Sevdikleri hangi yaşta olursa olsun ‘çocuk’ diye seslenirdi. Kendisinin çocuğu olmamıştı. Bundan dolayı zaman zaman iç sızısı duymuş mudur bilmiyorum. Doğrusu buna hiç ihtimal vermiyorum. Çünkü bütün çocuklar onun öz çocukları gibiydi. O, bu yavrulara öylesine gönül vermiş, onlar da öylesine ona candan bağlanmışlardır. Dünyada böyle bir mutluluğa erişmiş kaç insan vardır? Böyle bir insanın yüreğinde öyle bir üzüntü nasıl yer tutabilir?”

1924 yılında da çocuklara duyduğu derin sevgi resmi olarak kayıtlara geçti. Artık TBMM’nin açılış günü olan 23 Nisan ‘Çocuk Bayramı’ olarak kabul edilecekti. ’23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ Atatürk’ün çocuklara olan sevgisinin, verdiği önem ve güveninin göstergesiydi. Dünyada örneğine rastlanmayan tek çocuk bayramının 1979 yılında UNESCO tarafından ‘Çocuk Yılı’ olarak ilan edilmesiyle de uluslararası bir nitelik kazandı. O yıldan itibaren dünyanın dört bir yanından çocuklar barış ve kardeşlik bağlarının kurulmasının öncüleri olarak görüldü. Atatürk’ün “Yurtta sulh dünyada sulh” sözü böylece çocuklarla canlı bir temel kazanmış oldu.

MANEVİ EVLATLARININ EĞİTİMİNE BÜYÜK ÖNEM GÖSTERDİ

Ömrü boyunca çocukların, gençlerin eğitimine ve yetiştirilmesine büyük bir önem atfeden Atatürk’ün çocuk sevgisini gösteren en büyük işaretlerden biri de onun manevi çocuklarıydı. Hayatı boyunca biyolojik bir çocuğa sahip olmayan Mustafa Kemal Atatürk’ün birden fazla manevi evladı oldu. Manevi çocuklarının hepsini kendi öz çocuğu gibi görüp onlara tüm olanakları sunarak topluma yararlı olmaları için uğraştı. Atatürk’ün en küçük manevi kızı Ülkü her zaman onun yanındaydı.

Ülkü’yü henüz 9 aylıkken Çankaya Köşkü’ne aldıran Atatürk, Ülkü’yü son anlarına kadar yanında bulundurdu. Ülkü, Atatürk’le birlikte protokol sırasının en önünde oturmuş, resim sergisine gitmiş, birlikte denize girmiş, Atatürk Ülkü’yü salıncakta sallamış ve bunların hepsi birer birer resmedilmişti. Son günlerine kadar yanından ayırmadığı küçük Ülkü Atatürk için bir yoldaştı. Atatürk, Ülkü’nün özellikle yaşına göre olgun davranışlarından ve zekâsından çok etkilenmişti. Atatürk öldüğünde Ülkü beş buçuk yaşlarındaydı.

SEVGİSİ HERKES TARAFINDAN GÖRÜLÜYORDU

Ancak Atatürk’ün çocuklara olan ilgisi ve sevgisi yalnızca Ülkü’yle de sınırlı değildi. Çıktığı yurt dışı gezilerinde çocuklara olan sevgisi ve onlara mutlulukla olan yaklaşımı çevresindeki herkes tarafından görülüyordu. Atatürk’ün bir diğer manevi kızı da Ayşe Afet İnan’dı. Atatürk onu İsviçre’nin Lozan şehrine Fransızca öğrenmesi için göndermişti. Oradan döndükten sonra İstanbul’da Fransız Kız Lisesi’nde öğrenimi sürdürdü. Atatürk ve Türk Tarihi alanında önemli çalışmalara imza atan Afet İnan profesçrlük mertebesine kadar yükseldi. Türk Tarih Kurumu’nun kuruluş çalışmalarında, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde müdürlük görevinde bulundu.

Manevi kızı Sabiha Gökçen ise Ankara Çankaya İlkokulu’nu, Üsküdar Kız Kolejini bitirerek Türk Hava Kurumu’nun Havacılık Okulu’na girdi. Daha sonra yüksek planörcülük kurslarına katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne gönderildi. Dönüşte Eskişehir Hava Okulu’na girdi. 1. Tayyare Alayı’nda av ve bombardıman uçakları alanında uzmanlaştı. Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir” sözünü düstur edinen Sabiha Gökçen’e ise Gökçen soyadını Atatürk verdi. 1934 yılı Soyadı yasasının kabul edildiği yıl herkesin kendine bir soyadı arayışı içinde iken Atatürk Sabiha Gökçen’e “Senin soyadın ne olsun?” diye sordu. “Siz ne emrederseniz o olsun efendim” cevabı karşısında Atatürk eline bir kalem ve kâğıt alıp ‘göğe ait, gök gibi’ anlamına gelen ‘GÖKÇEN’i yazdı. Yıllar sonra Sabiha Gökçen ‘dünyanın ilk kadın savaş pilotu’ unvanına sahip oldu.

Atatürk’ün bir diğer mânevi kızı Nebile de Dârülfünûn Mektebi’nden sonra Sorbone Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenim gördü. Aynı zamanda piyanist olan Nebile çeşitli çalışmalar yürüttükten sonra TRT’de ekonomist olarak haberlere imza attı.

‘OKUMAK İSTER MİSİN?’

Atatürk’ün manevi çocuklarından Sığırtmaç Mustafa ile de bir rastlantı sonucu karşılaşmıştı. Bir gün Yalova civarında arkadaşlarıyla birlikte gezintiye çıktıklarında yollarını karıştırdılar ve karşılarına Sığırtmaç Mustafa (Mustafa Demir) çıktı. Yüzü sarı ve karnı şiş bir haldeydi. Atatürk’ün sorularına çok akıllıca yanıtlar veren bu çocuk Atatürk’ün çok hoşuna gitti ve Atatürk çocuğa para vermek istedi. Sığırtmaç Mustafa Atatürk’ün uzattığı parayı bir koşulla alacağını söyledi: Torbasında bulunan cevizlerden alması. Bu sözü üzerine Atatürk küçük ve akıllı çocuğa “Okumak ister misin?” diye sordu, aldığı cevap ‘evet’ idi. Bunun üzerine Sığırtmaç Mustafa önce Şişli’deki Çocuk Hastanesi’ne yatırıldı ve tedavisi boyunca Atatürk kendisiyle yakından ilgilendi. Sağlığına kavuştuktan bir süre sonra Kuleli Askeri Lisesi’nde eğitimine başladı, başarılı bir şekilde eğitimini tamamlayarak subay olarak Türk Ordusu’nda göreve atıldı.

Atatürk’ün manevi çocukları arasında belki de ayrı bir yeri olan Abdurrahim Tuncak da çok küçük yaşta Diyarbakır’dan İstanbul’a getirtmişti. Anne ve babasını dahi hatırlamayan Tuncak üç yaşlarında katıldığı bu aileyi kendi ailesi gibi görerek Zübeyde Hanımı anne, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanımı da hala olarak benimsemişti. Atatürk Tuncak’ın da yurt dışında öğrenim görmesini uygun buldu ve bu kararı doğrultusunda 1929 yılında Berlin Teknik Üniversitesi’nde öğrenim görürgördü. İlerleyen yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nda çalıştı.

‘ÖZELLİKLE KİMSESİZ ÇOCUKLARA SAHİP ÇIKTI’

Atatürk’ün ayrıca Rukiye, Zehra isimli manevi çocukları da vardı. Atatürk mânevi çocuklarıyla yakından ilgilenerek topluma örnek bireyler olmalarını kendilerinden sonraki kuşaklara da yol gösterici olmalarına büyük önem atfetti. Hasan Rıza Soyank, Atatürk’ün manevi evlatlarına beslediği sevgiyi şu sözlerle aktarıyordu:

“Bir gün yanına gittiğim zaman Ülkü’yü yine büyük Ata’nın kucağında bulmuştum, şakalaşıyorlardı. Çocuk katıla katıla gülerek onun altın sarısı saçlarını çekiyor, burnuna yapıştıra yapıştıra, ara sıra yumuk elleriyle yüzüne tokatlar indiriyordu. Bir aralık bana baktı. Gök mavisi gözleri sevgi ve neşeden ışıl ışıldı. ‘Çocuklar ne sevimli ne tatlı yaratıklar değil mi? En çok hoşuma giden hâlleri nedir, bilir misin? İki yüzlülük bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamalarıdır’ dedi. Atatürk 1893 yılında daha 12 yaşında iken babasını kaybetmiş, hayatının ondan sonraki bölümünü ‘yetim’ olarak sürdürmüştür. Bu nedenle çocukları çok seviyor, özellikle kimsesiz çocuklara sahip çıkıyor, onların eğitimine büyük önem veriyordu. Atatürk İhsan, Ömer, Afife, Abdürrahim ve Zehra (Zühre)’yı Cumhuriyet’ten önce; Sabiha, Afet, Rukiye, Nebile, Ülkü ve Sığırtmaç Mustafa’yı Cumhuriyet’ten sonra manevi evlatları edinmişti.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir